Bugun...
360 Derece


Neriman Eralp Kalyoncu
bilgi@bulturk.net
 
 

Ömrümün baharındayım. Her şeyi bilmek, öğrenmek, alabildiğine sevmek ve sevilmek çağım. Etrafını görebilmek gerçekten çok önemli. Geleceği görebilmek içinse geçmişi yani tarihi bilmek gerek. Tarih öğrenmek de kendi başına bir işe yaramıyor. Olmuş olanı öğrenirken satır aralarını okumak, olgular arasındaki yasal ya da yasa dışı, ana ya da yan bağları, gelişim süreçlerini, eğilimleri sezerek izlemek gerek.

DEVE KUŞU kadar görebilsek, diyorum. İnsan onu kafasını kuma sokmuş, dev gövdesi dışta, dünyayı görmek istemeyen bir varlık olarak karikatürize etse de onda da bir keramet olsa gerek. O, yattığında, iki yana fırlamış patlak gözleriyle 360 derece gören ve dünyayı en iyi algılayan varlıktır. Başını yere neden mi sokar? Gözlerini dinlendirmek için. Deve kuşunun gözlerinde 3 kapak var. Biri güneşten, biri kumdan, biri de karanlıktan korur. Kendilerine yaklaştığımızda onların aptal mahluk olduklarını düşünürüz ama onları izlemek fikrimizi hemen değiştirir.

Biz, 1989’da Bulgaristan’dan ana vatana geçince yüzde 50 körleştik. Bir defa, geçmişimizden şükür kurtulduk duygusuyla, yaşadıklarımızı unutmak ve asla geri dönmeme sıcaklığı sardı içimizi. Oysa bizi geçmişimizi unutma bilincine yükselten geçmişimizin kendisiydi. Bugün hafızamızda, vicdanımızdaki onurda, bizi biz eden kimliğimizdeki her çizgi geçmişimizden geliyor. Bir de yarına dair hayallerimiz vardı. Ezilmiştik ve daha fazla ezilmek istemiyorduk. İnsanoğlu kendini her zaman kemale ermiş sayar. Oysa insanı hem eğiten hem de yücelten ezilmişliğin ta kendisidir. Ezilmeyen adam hamdır, toydur, gevşektir.

Biz göç ederken elimizde olsa geçmişimizi yerin en dibine gömmeye, üstüne de en büyük ve ağır taşları koymaya hazırdık. Geçmişimiz bizimleydi ve bizimle yaşama hakkına sahipti. Ekmek su istemeden hafızamızın içinde, oracıkta bir yerde susarak yaşıyordu. Uzun zaman geçmişimizle ilgili olumlu hiçbir şey düşünemedik. Hafızamızdaki kötülükler o kadar çoktu ki, işe yarayacak bir fikir baş göstermiyordu. İyi ki, içimizde boğucu kin ve nefret doğmadı, anormal bir duruma düşmedik. Hayallerimizi ana vatanda gerçekleştirirken patolojik duruma kaymadan Türkiye’ye adapte olmanın geçiş dönemini aştık ve yerleştik, işler oturdu ve huzurumuz yuva buldu.

Bugün artık dünyayı 360 derece görebiliyoruz. Baktığımız ve bizi ilgilendiren yer Bulgaristan, sevgili vatanımız. Bizi Bulgaristan’dan kovanların psikolojisi o zaman da tamamen bozuktu. Hepsi birbirinden korkuyordu. Ne yaptıklarını bilmedikleri gibi, ne olacağından da haberleri yoktu. Adına sosyalizm denen fakat aslında bir devlet kapitalizmi olan, toplumsal düzenin çöküş acısını bizden çıkardılar. Daha az boğaz kalınca karınlarını tıka basa doyuracaklarını sanmışlardı. Ummadıkları başlarına geldi. Demokrasiye geçiş palavrasıyla toptan aldatıldılar. Olup biten devlet kapitalizminden oligarşi kapitalizmine dönüştü. Kalın olduğu için Karl Marx’ın “Kapital”ini okumadıklarından olayları algılayamadılar. Okumuş olsalardı, dünyayı 360 derece görür ve bu denli derin bunalıma düşmezlerdi. Çaresizlik körlüğün en ağır belirtisidir.

Oligarşi kapitalizmi nedir diye hiç düşündünüz mü? Kendi kendinize sordunuz mu? Devlet tekelci kapitalizminin son aşamasıdır. Kapitalizmin temel gelişim aşamaları ise şunlardır: İLK BİRİKİM, SERBEST REKABET, TEKELCİ KAPİTALİZM, DEVLET TEKEL KAPİTALİZMİ ve OLİGARŞİ KAPİTALİZMİ. Karl Marx yukarıda adı geçen başat eserinde devlet tekel kapitalizmine kadar bu sürecin tüm yasalarını esaslandırarak, KAPİTALİZM OLGUSUNU tüm çelişkileriyle, tüm illetleriyle, tüm olumsuzluklarıyla bir sömürü toplumu olarak anlatmıştır. Sömürü toplumundan sömürüsüz topluma geçişin insanlığın ana yolu olduğunu kanıtlamaya çalışmıştır. 1000 yılın düşünürü ilan edilen bu dehanın devlet kapitalizminden oligarşi kapitalizmine geçiş üstüne iki satırı yoktur. Yani Bulgaristan son 24 yılda ana ekonomik kuralların dışında olan, yasal tarafı olmayan, dünya tarihinde deneyimi veya benzer örneği bulunmayan, bir oluşum içindedir.

Yakın geçmişimize 360 derecelik bir bakış açısıyla baktığımızda, 1997 yılında, Türkiye Cumhuriyeti devletinin Hak ve Özgürlük Hareketi partisine oralarda kalan kardeşlerimizin ilk sermaye birikimlerini desteklemek ve özel üretimi başlatmaları için 500 000 US Dolar göndermesini çok öngörülü ve derin düşünceli bir jest olarak değerlendiriyorum. Bu jestin mantığında, maya olmadan sermaye doğmaz, vardır ki, yasal başlangıçta sermaye bir ateş, olmadan olmaz itici güçtür.

Gönderilen cömert yardım, daha fazlası köylerde oturan insanlarımıza iş örgütleyip şirketleşmede karşılıksız kredi şeklinde sunulsaydı, şimdi köylümüz küçük ve orta halli işletme sahibi olacak, belini doğrultacaktı. Oysa hala 1990 yılındayız. “Avrupa Programları yardım ediyor canım” diyenleriniz olabilir, ama hakikatten böyle düşünüyorsanız, birbirimizi anlamıyoruz, yani anlaşamıyoruz, demektir. Çünkü AB programı parayı, iş bittikten sonra öderken, T.C. yardımı peşin ve karşılıksızdı, işi mayalamamızı sağlayacaktı. Bu para sizindi, bizimdi ama elinize, elimize geçmedi. MULTİGRUP adında bir OLİGARŞİ SERMAYE oluşumuna akıtıldı ve ardından da yerinde yel esti. Bu paranın dağılımından sorumlu olan yetkili, o zamanların HÖH Genel Başkan Yardımcısı Şerife Mustafa’nın ise ruh hali bozuldu. Bir emaneti adresine teslim etmemek günahtır, cinler insanı aforoz eder ki, öyle de oldu.

Yakın geçmişimize 360 derece bakarak, yapacağımızı gerçekçi değerlendirdiğimizde, totaliter düzenin çöküşüyle elinde 10 para olmayan insanımızın ekonomik durumunu belirleyen, sosyalist devlet kapitalizminden oligarşi kapitalizmine dönüş değil, dört aşama daha geri dönerek yani sermaye birikiminin ilk aşamasına dönme zorunluluğu batırdı ki, başka bir biçimde olamazdı, öyle de oldu ve sefillik egemenlik kurup oturdu.

Kendilerini YENİ LİBERAL ilan eden Ahmet Doğan ve etrafındaki hırsız tayfası ise, OLİGARŞİ KULÜBÜNE girmeye heveslendiler. Oligarşiler toplumun en zengin en varlıklı insanlarıdır. Olayı tüm gerçekliğiyle anlayabilmeniz için açıyorum. Yeni Liberaller Amerika’da ve Batı Avrupa’da köle çağından seçilerek zenginler arasına alınmış ve yoksulları temsil eder geçinirler, onların kulüpleri, politik partileri vardır. Onlardan İngiltere Lortlar ve Avam Kamarasında, Amerikan Temsilciler Meclisi ve Senatosunda, Fransız Meclisinde görmek olasıdır. Bizde, Hak ve Özgürlük Hareketi milletvekilleri aynı rolü oynamaya kalktı. Bu noktada durmamız gerek. Biz köle bir toplumdan gelmedik, hiçbirimizin soy ağacında kölelik yoktur. Biz, mal mülk, ana dili, yaşam tarzı, öz kültür, din sahibi bir topluluğuz ve bu açıdan, tamamen kör olan ya da kendilerini zorla kör yapan HÖH yönetimi, kimi temsil ettiğinin bilincinde değildir. Onlar, ne yazık ki, topluluğumuzun en çulsuzları arasından seçilerek oligarşi sofrasına davet edildiler. Örnekleyelim: HÖH’ün şimdiki milletvekillerinde Sterü Sterev kimdir? Son dönem mahpusçularından, baş vergi kaçakçılarından, sabıkalılardan, iri dolandırıcılardan biridir. Meclis ona ve etrafındakilere 4 yıl boyunca ağzını yalnız yiyip içmek için açması, dilini yutması için maaş veriyor. İnşallah bu onların son limandır.

HÖH ve çevresindeki şirketler kulübü OLİGARŞİ SERMAYESİNE bulaşmaya başladığı gün halkımızı tamamen unuttu. Yukarıda geçmiş hafızada daima yaşar demiştik. Ama Oligarşinin halkı unutması doğaldır, çünkü halkımızın oligarşiye ortak geçmişi yoktur, olmayan bir şeyin hafızada izi olmaz. Oligarşi Sermayesi ile Bulgaristan’da yaşayan Türkler, Pomaklar ve tüm diğer Müslüman kardeşlerimiz arasında uzaktan yakından bir bağlantı ve ilişki yoktur. Fakat, oligarşi temsilcileri ne yaparsa yapsın, faturası her seçmene, Hak ve Özgürlükler Partisi kitlesine, hepimize çıkıyor. Gördünüz, geçen hafta para aklama işinde HÖH Genel Başkan Yardımcısı Hristo Biserov’un yargıya düşmesi bütün partiye, bütün halk topluluğumuza, teker teker hepimize büyük bir leke oldu. Bu olumsuz ve yüz karası olayların başında ve temelinde, bilinçsizlik, onursuzluk, vicdansızlık, adalet duygusundan ve terbiyesinden yoksun olma, Bulgaristan tarihini bilmemek, günümüzü ve yarınlarımızı 360 derece görememek, olayları yanlış değerlendirmek, Türk topluluğunun şerefi ardına gizlenerek iğrenç dolaplar döndürmek yatıyor.

1989’da ana vatana geçtiğimizde “adını anmak bile istemiyorum”, “yüzünü görmek bile istemiyorum”, “gözüm arkamda kalmadı” dediğiniz yerler hepimizin Vatanıydı. Ana baba unutulmadığı gibi, Vatan da unutulmuyor, sızısı dinmiyor, ata mezarlarımız oradadır. Bundan dolayı bir gözümüzü yumsak bile, bir gözümüz hep o tarafa bakmalıdır. Kulağımız açık olmalıdır. Bizim yüreğimiz oradadır, çünkü göbek bağımız oraya atılmıştır. İstesek de istemesek de, her gün yakınlarımızı düşünmek zorundayız. Bir telefon gelse yüreğimiz hoplar. Bir şey mi oldu acaba diye telaşa kapılırız. Bundan dolayı hem Türkiye’ye hem de Bulgaristan’a birlikte bakmak zorundayız. Gözlerimiz hep 360 derece görecek, kalplerimiz 360 derece duyum alacak. Bizim alın yazısı buymuş. Çok atıldık, çok aldatıldık, çok çektik, bunları bir serencam bilelim, dersimizi alıp, yolumuza devam edelim…



Bu yazı 1086 defa okunmuştur.

YORUMLAR

Henüz Yorum Eklenmemiştir.Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.

YORUM YAZ



YORUM YAZ

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
SON YORUMLANAN HABERLER
ÇOK OKUNAN HABERLER
VİDEO GALERİ
FOTO GALERİ
GÜNDEMDEN BAŞLIKLAR
YUKARI